21.02.2015

Bu yazı kulağınıza küpe olsun kesinlikle sonuna kadar okuyun.

Severek takip ettiğim bir İngilizce öğretmeninin web sitesindeki yazısı.Bence tamamını okumalısın.Yazının altına koyduğum videoyu izlemeyi ihmal etme.Hayatta başarılar.

Değerli öğrenciler, öğretmenler ve veliler:

       Liseye başladığım yıl bana bir gün bir İngilizce öğretmeni olacağım söylenseydi kesinlikle ihtimal vermezdim. Bunun birinci sebebi İngilizce dersini yapamamam ve bunun sonucu olarak o dersten nefret etmemdi. Yapamıyordum. Kelime ve karmakarışık kurallar ezberlemek, sözcükleri bir araya getirmek çok zor geliyordu. İkinci sebebi de; öğretmenliği o zamanki kapasitemle çok zor bir meslek olarak değerlendirmemdi. İnsanların karşısına çıkmak, onlara bakıp bir şeyler anlatmak insanı heyecandan öldüren bir şeydir diye düşünürdüm.

       Durumun böyle olmasına rağmen ailem beni bir süper liseye yazdırdı. Yani haftada 24 saat İngilizce eğitiminin verildiği bir okul. O sene büyük kaygıyla başladığım lisede, İngilizce’ye olan bakış açım tamamen değişti ve ben ne olursa olsun üniversitede İngilizceyle alakalı bir bölümde okumayı kafama koymuştum. Nitekim, yabancı dil bölümünü bitirdikten sonra direkt İngilizce öğretmenliği bölümünü kazandım.

       Buraya kadar her şey normal gibi gözükse de; aslında benim için, belki de sadece benim için, bu pek de normal bir şey değildir. Çünkü İngilizce’den nefret eden ben, kelime ya da kural ezberi yapamayan ben, nasıl oldu da İngilizce’nin üstesinden gelmiştim. Her şey bir hikayeyi dinlememle başladı. O hikaye ki hayata karşı bakış açımı değiştirdi. Birçok dönüm noktasına imzasını attı.

       “Vaktin birinde bir ülkede bir kral yaşarmış. Yıllarca başka ülkelerle savaşmış ve ülkesini uçsuz bucaksız bir imparatorluk haline getirmiş. Tabii yıllar geçtikçe kral yıpranmış yaşlanmış. Doktorları ona artık yerine geçecek bir kral seçmesini önermişler. O da etrafında uygun bir aday bulamayınca ülke çapında bir yarışma ile geleceğin kralını seçeceğini söylemiş. Bunun üzerine ülkenin her tarafına haber salınmış, “Aklına, bilgisine, cesaretine, gücüne, nesine güvenen varsa sarayın bahçesine gelsin, kral olmak için yarışsın.”

       Bunun üzerine ülkenin her köşesinden her meslekten insanlar akın etmişler söylenen yere. Bu arada kral hiçbir masraftan kaçınmayarak kocaman bir bahçe yaptırmış. Bahçenin duvarları 200 metre yüksekliğindeymiş. Bir kapı takmışlar ki bahçeye, devasa! 200 metre yükseklikte ve 100 metre genişlikte, 10 metre kalınlığında saf demirden yapılmış. İtmeye kalksa 500 adam ancak oynatabilirmiş normalde.

       Yarışmak için gelen insanlar sabırsızlıkla beklerken; kral basitçe “İşte, şu kapıyı kim açarsa benim yerime geçer, bundan sonra ülkenin kralı olur.” demiş.

      İnsanlar bunu duyar duymaz aralarında homurdanmaya başlamışlar. Uğultu bir süre devam etmiş. Kral: “Hadi! Yok mu aranızda şu kapıyı açacak?” diye haykırmış. İnsanların arasında “Kral bunadı kesin.” “Delirmiş galiba, bu kapıyı açabiliyorsa kendisi açsın” “Saçmalıyor işte” … gibi laflar dolaşmış. Bir saat geçmiş aradan ama hala kimsede bir hareket yok. Kimse öne çıkmamış. Kral son defa haykırınca, halkın içinden bir adam çıkmış öne ve kapıya doğru ilerlemiş. Herkes şaşırmış bu adama, sonra gülmüş ve alay etmeye başlamışlar. Kimisi domates fırlatmış adama, kimisi “Sen kendini çok akıllı sanıyorsun galiba!” kimisi, “Sen bu kapının yanında böcek kadarsın, kendini ne sanıyorsun be!” demiş. Ancak adam kimseye aldırmadan yoluna devam etmiş ve kapının yanına varmış. Eliyle kapıyı hafifçe itmiş ve kapı sonuna kadar açılmış. “

       Evet, hikâye böyle. Sanırım anlayacağınızı anladınız. “Her ne olursa olsun, mutlaka şansını dene!” Kaybedecek neyin var ki?

       İşte hayata böyle bakan insanlar ancak bir şeyleri başarabilirler. İsterse 10 üniversite bitirsin, 10 dil bilsin, çok zeki olsun, çok yetenekli olsun, yakışıklı veya güzel olsun... Eğer girişken değilse o bir hiçtir. Şansını denemiyorsa, yerinde oturup, “Ya olmazsa? Ya kabul etmezlerse? Ya şu olursa, ya bu olursa…?” gibi bir mantığa sahip olursa bu dünyaya bir çivi çakamadan toprak olur.

       Ülkemizde üniversite mezunu olup da iş bulamayan insanların tek problemi bu girişken ruha sahip olmamalarındandır. En basit örnek, İstanbul gibi bir şehirde binlerce dükkan, şirket ve kurum bulunmaktadır. Aklı olan gider 100 tane yere başvurur, hatta gerekirse 1000 tane yere başvurur, birsinden birisi mutlaka döner. Belki az parayla çalıştıracaktır, ancak orası onun için bir başlangıç yeridir ve üzerindeki acemiliği alacaktır, bir hayat tecrübesi verecektir.

       Ben bir yere İngilizce öğretmeni pozisyonu için başvurduğumda özgeçmişime; 8 yıl bir camcıda çalıştığımı belirtirim. Belki bazılarınıza alakasız olduğu için komik gelecektir ama ben yaparım. Çünkü bilirim ki daha önce çalıştığımız alan ne olursa olsun diğer çalışacağımız alanlarda bize her zaman faydalar sağlar. En kötü ihtimalle, iş yerinde çalışma ahlakı, disiplin, insan ilişkileri gibi, iş alanları arasında evrensel anlamda bize katkı sağlar.


0 yorum:

Yorum Gönder